Hıdırellez’in temelinde yer alan Hızır ve İlyas inanışı yeniden gündemde. İslam’daki yeri ve gerçekliği tartışılan bu iki figürün hikâyesi merak konusu oldu.
Hıdırellez her yıl milyonlarca kişi tarafından dilekler tutulup ritüellerle kutlanırken, bu geleneğin temelinde yer alan Hızır ve İlyas isimleri yeniden gündeme geliyor. Pek çok kişi bu iki ismin kim olduğunu, gerçekten yaşayıp yaşamadıklarını ve İslam’da yerlerinin olup olmadığını merak ediyor. Yüzyıllardır anlatılan bu hikâyenin ardında hem dini yorumlar hem de halk inanışları iç içe geçmiş durumda.
İslam kaynaklarında İlyas peygamber olarak açık şekilde yer alıyor. Kur’an’da adı geçen İlyas Peygamber’in, yaşadığı dönemde insanları doğru yola çağırdığı ve inanç konusunda uyardığı aktarılıyor. Bu yönüyle İlyas’ın varlığı İslam açısından tartışma konusu değil, kabul edilen bir gerçek olarak öne çıkıyor.
Ancak Hızır konusu daha farklı bir yerde duruyor. Kur’an’da Hızır ismi doğrudan geçmiyor. Bunun yerine Kehf Suresi’nde Hz. Musa’nın karşılaştığı ve kendisine “özel bir ilim verilmiş kul” olarak tanımlanan gizemli bir figür anlatılıyor. İslam âlimlerinin büyük bir bölümü bu kişinin Hızır olduğunu ifade ediyor. Bu nedenle Hızır’ın varlığı tamamen reddedilmese de, kimliği ve özellikleri konusunda kesin bir görüş birliği bulunmuyor.
Halk arasında ise Hızır çok daha farklı bir şekilde anlatılıyor. Darda kalanlara yardım eden, bereket getiren ve ihtiyaç sahiplerine gizlice destek olan bir figür olarak biliniyor. Hatta bazı inanışlarda ölümsüz olduğuna ve zaman zaman insanlar arasında dolaştığına inanılıyor. Ancak bu tür anlatımlar dini kaynaklardan çok sözlü kültüre dayanıyor.
Hıdırellez’in temelini oluşturan “buluşma” hikâyesi de tam olarak bu noktada ortaya çıkıyor. Rivayete göre Hızır ile İlyas yılda bir kez, 5 Mayıs gecesi bir araya geliyor. Bu buluşmanın gerçekleştiği gecenin ardından doğanın canlandığı, toprağın bereketlendiği ve insanların dileklerinin kabul olduğu düşünülüyor. Ancak bu buluşmaya dair bilgi Kur’an’da ya da kesin dini kaynaklarda yer almıyor. Bu inanış, Türk kültürü, Orta Asya gelenekleri ve İslam sonrası halk yorumlarının birleşmesiyle şekillenmiş bir gelenek olarak biliniyor.