Travmanın etkileri sonraki kuşaklarda görülebiliyor ancak anıların DNA yoluyla aktarıldığına dair kesin kanıt bulunmuyor.
Savaş, şiddet, kıtlık ve ağır stres yalnızca bunları yaşayan kişileri mi etkiliyor, yoksa bıraktığı izler çocuklara ve torunlara da ulaşabiliyor mu? Son yıllarda yapılan çalışmalar, travmanın kuşaklar arasında etkili olabileceğini gösterse de bilim dünyası “anıların DNA yoluyla aktarıldığı” düşüncesine mesafeli yaklaşıyor.
Bir insanın hiç yaşamadığı bir olayın korkusunu taşıması, halk arasında “genetik hafıza” olarak anlatılıyor. Bilimin verdiği yanıt ise daha farklı. Anne veya babanın yaşadığı olaylar görüntü, duygu ya da anı olarak çocuğun DNA’sına kaydedilmiyor. Üzerinde durulan ihtimal, travmanın vücudun stresle başa çıkma sisteminde bıraktığı bazı biyolojik izlerin sonraki kuşakları etkileyebilmesi.
Bu tartışmanın merkezinde epigenetik bulunuyor. Epigenetik, DNA dizisini değiştirmeden bazı genlerin çalışmasını artıran veya azaltan kimyasal düzenlemeleri ifade ediyor. Uzun süreli stres, yetersiz beslenme ve ağır çevresel koşullar; bağışıklık, metabolizma ve stres tepkisiyle bağlantılı genlerin çalışma biçiminde değişikliklere yol açabiliyor. Kuşaktan kuşağa geçtiği düşünülen şey de yaşanmış bir olayın hatırası değil. Kaygıya yatkınlık, tehlikeye karşı daha güçlü tepki verme veya stres hormonlarının farklı çalışması gibi özelliklerin aktarılıp aktarılamayacağı araştırılıyor.
Hayvan deneyleri bu ihtimali destekleyen güçlü sonuçlar ortaya koyuyor. Erken yaşta strese maruz bırakılan farelerin sperm hücrelerinde bazı değişiklikler görülürken yavrularında da farklı stres tepkileri tespit edildi. Kontrollü ortamda yapılan bu deneyler, travmayla sonraki kuşakta görülen etkiler arasında biyolojik bir bağ kurulabileceğini gösteriyor.
İnsanlarda aynı bağlantıyı kanıtlamak ise çok daha zor. Çünkü çocuklar ebeveynlerinden yalnızca biyolojik özellikler almıyor; onların davranışlarından, yetiştirme biçimlerinden, ekonomik koşullarından ve içinde yaşadıkları aile ortamından da etkileniyor. Hamilelik sırasında annenin yaşadığı stres de bebeğin gelişiminde doğrudan rol oynayabiliyor. Bu nedenle bir etkinin sperm ya da yumurta hücresiyle mi aktarıldığını, anne karnında mı oluştuğunu yoksa yaşam içinde mi öğrenildiğini birbirinden ayırmak kolay olmuyor.
Tartışmayı yeniden gündeme taşıyan çalışmalardan biri, üç kuşaktan Suriyeli mülteci aileler üzerinde yapıldı. Savaş ve şiddete doğrudan, anne karnında veya önceki kuşaklar üzerinden maruz kalan 48 aileden 131 kişinin incelendiği araştırmada, DNA’nın çalışmasını düzenleyen bazı kimyasal işaretlerde farklılıklar bulundu. Ancak araştırmanın sınırlı sayıda aileyle yapılması ve yalnızca ağız içinden alınan hücrelerin incelenmesi, sonuçların kesin kanıt olarak değerlendirilmesini engelliyor.
Çocukluk döneminde kötü muamele gören erkeklerin sperm hücrelerini inceleyen başka bir çalışmada da sinir sisteminin gelişimiyle bağlantılı bazı epigenetik izlere rastlandı. Buna rağmen bu izlerin çocuklara geçtiği veya onlarda belirli bir sağlık sorununa yol açtığı gösterilemedi.
Bilim dünyasının temkinli yaklaşmasının önemli bir nedeni daha bulunuyor. Döllenmenin ardından anne ve babadan gelen epigenetik işaretlerin büyük bölümü siliniyor ve embriyonun genetik sistemi yeniden düzenleniyor. Bazı izlerin bu süreçten kurtulabileceği düşünülse de insanlarda birkaç kuşak boyunca taşındığı henüz kesin olarak kanıtlanmış değil.
Mevcut araştırmalar, travmaların aileler üzerindeki etkisinin nesiller boyunca devam edebileceğini gösteriyor. Ancak bu aktarımın ne kadarının biyolojik, ne kadarının aile ortamı ve öğrenilmiş davranışlarla bağlantılı olduğu bilinmiyor. Bu nedenle “travmalar DNA’ya yazılıyor” veya “atalarımızın anılarını taşıyoruz” demek bilimsel açıdan doğru kabul edilmiyor.