Mermerin hikâyesi, doğanın milyonlarca yıl süren sessiz emeğiyle başlar. Kireçtaşı veya dolomitik kireçtaşının yer kabuğunun derinliklerinde, yüksek basınç ve sıcaklığın etkisiyle yeniden kristalleşmesi sonucu oluşur. Bu uzun metamorfik süreç sonunda taşın iç yapısı değişir, yoğunluğu artar ve ışığı yansıtan parlak, dayanıklı bir kaya hâline gelir. Mermerin farklı renk ve desenleri ise içeriğindeki minerallerin çeşitliliğinden doğar. Saf kalsitten oluşan mermer bembeyazken, demir oksit, kil ve karbon gibi maddeler gri, yeşil, pembe veya kırmızı tonlar kazandırır. Bu nedenle her mermer bloğu, aslında doğanın kendi elleriyle imzaladığı bir sanat eseridir.

Mermerin insanoğlu tarafından kullanımı, yazılı tarihin bile öncesine dayanır. Arkeolojik bulgular, Anadolu ve Ege coğrafyasında M.Ö. 6. binyılda mermerin işlenmeye başlandığını göstermektedir. Bu taş, sadece dayanıklılığıyla değil, zarafetiyle de uygarlıkların gözdesi olmuştur. Antik Yunan’ın Paros ve Naxos adalarından çıkarılan beyaz mermerler, heykeltıraş Fidias ve Praxiteles’in elinde tanrı heykellerine dönüşmüştür. Parthenon Tapınağı’nın sütunları, mermerin insan eliyle ölümsüzlüğe kavuştuğu en çarpıcı örneklerden biridir.

Roma İmparatorluğu döneminde ise Anadolu mermeri imparatorluğun sembolü hâline gelmiştir. Marmara Adası’ndan çıkarılan ve “Prokonnesos mermeri” olarak bilinen taş, Roma’daki saraylardan Konstantinopolis’in görkemli yapılarında kadar uzanmıştır. Ayasofya’nın sütunları, Efes’teki Artemis Tapınağı ve Bergama’daki Zeus Sunağı hep bu coğrafyadan taşınan mermerlerle yapılmıştır. Mermer, imparatorluk gücünün simgesi olarak adeta taşın diline dönüşmüştür.

Anadolu, dünyanın en zengin mermer yataklarına sahip bölgelerinden biridir. Marmara Adası, bilinen en eski mermer üretim merkezlerinden biridir ve adı bile “mermer” kelimesinden türemiştir. Roma ve Bizans döneminden kalan ocak izleri, adanın binlerce yıllık taş üretim geçmişine tanıklık eder. Afyonkarahisar’ın İscehisar ilçesi de mermerciliğin en eski merkezlerinden biridir. Hititlerden Osmanlı’ya kadar uzanan süreçte bu bölgeden çıkarılan taşlar, sarayların ve camilerin duvarlarını süslemiştir.

Afyon beyazı olarak bilinen mermer, Osmanlı döneminde özellikle Mimar Sinan’ın eserlerinde kullanılmıştır. Süleymaniye Camii, Selimiye Camii ve Topkapı Sarayı’nın iç mekân süslemelerinde Afyon mermeri hâlâ tüm parlaklığıyla durmaktadır. Denizli, Muğla, Burdur, Bilecik ve Elazığ gibi şehirler de Türkiye’nin taş mirasında özel bir yere sahiptir. Burdur beji, Muğla beyazı, Bilecik pembesi ve Elazığ vişnesi gibi mermerler dünya çapında tanınan markalar hâline gelmiştir. Bu taşların her biri, coğrafyasının jeolojik geçmişini yansıtan renk ve desenlere sahiptir.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e taşın yolculuğu

Osmanlı döneminde mermer, yalnızca yapı malzemesi değil aynı zamanda bir sanat aracıdır. Cami mihrapları, türbeler, saray avluları ve şadırvanlarda kullanılan taşlar, hem mimari hem de manevi bir estetik anlayışın yansıması olmuştur. Mimar Sinan, mermeri adeta bir resim gibi işlemiş, yapılarında ışığın taş üzerindeki oyunlarını ustalıkla kullanmıştır.

16. yüzyılda Marmara Adası’ndan İstanbul’a taş nakliyatı bile ayrı bir mühendislik gerektiriyordu; dev bloklar deniz yoluyla taşınır, saraylarda günler süren bir titizlikle işlenirdi. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte mermer sektörü geleneksel ustalıktan modern sanayiye geçiş yaptı. 1950’li yıllarda Türkiye’de ilk mekanik kesme makineleri kullanılmaya başlandı. 1980’lerden itibaren özel sektör yatırımlarıyla birlikte mermer fabrikaları artış gösterdi. 1985 yılında yürürlüğe giren Madencilik Kanunu sayesinde sektör hızlı bir ivme kazandı ve Türkiye kısa sürede dünyanın önde gelen mermer üreticilerinden biri oldu.

Jeolojik olarak Türkiye, Alp-Himalaya kuşağı üzerinde yer aldığı için metamorfik kayaç bakımından son derece zengindir. Bu konum, ülkeye yüzlerce farklı renk ve desen çeşidinde mermer rezervi kazandırmıştır. Afyon beyazı, Marmara mermeri, Burdur beji, Elazığ vişnesi ve Muğla beyazı gibi türler dünya pazarlarında Türk mermerini temsil eden en değerli taşlardır. Bugün Türkiye’nin bilinen mermer rezervi 5 milyar metreküpü aşmıştır ve bu miktar, dünya rezervlerinin yaklaşık yüzde 40’ına denk gelmektedir. Bu doğal zenginlik, aynı zamanda güçlü bir ihracat potansiyelini de beraberinde getirmiştir. Türkiye, 120’den fazla ülkeye mermer ihraç etmektedir. Çin, Hindistan, ABD, İtalya ve İspanya, Türk mermerinin en büyük alıcıları arasında yer alır. Afyon’dan Dubai’ye, Burdur’dan New York’a uzanan bu taş yolculuğu, hem ekonomik hem de kültürel bir başarı öyküsüdür.

Günümüzde mermer üretimi tamamen modern sistemlerle yürütülmektedir. Ocaklarda elmas telli kesme makineleri, zincirli testereler ve otomatik cilalama hatları kullanılır. Bu yöntemler hem enerji verimliliğini artırmakta hem de taşın doğallığını korumaktadır. Eskiden haftalar süren blok kesimi, artık birkaç saatte tamamlanmaktadır. Fabrikalarda levha hâline getirilen taşlar, zımparalama, reçineleme ve parlatma işlemlerinden geçerek son hâlini alır. Ayrıca çevreye duyarlı üretim anlayışı giderek yaygınlaşmaktadır. Ocaklardan çıkan artık taşlar mozaik, dolgu veya dekoratif malzeme olarak yeniden kullanılmakta, kesim sırasında kullanılan sular filtrelenip geri dönüştürülmektedir. Böylece doğanın binlerce yılda oluşturduğu bu değere insan eliyle zarar verilmeden sürdürülebilir bir üretim sağlanmaktadır.

Mermer, tarih boyunca sadece yapı malzemesi değil, aynı zamanda bir anlam taşıyıcısı olmuştur. Antik çağda tanrı heykellerine ruh kazandıran, Osmanlı saraylarında zarafeti temsil eden, modern çağda ise mimarinin lüks simgesi hâline gelen bu taş, her dönemin estetik anlayışına uyum sağlamıştır. Işığı yansıtma özelliği, ona hem saflık hem de ihtişam kazandırır. Bu yüzden mermer, hem tapınakların hem camilerin hem de modern gökdelenlerin ortak dilidir. Bugün dünyanın dört bir yanındaki mimari projelerde Türk mermeri tercih edilmektedir. Doha Stadyumu’nun dış kaplamasından Dubai’nin lüks otellerine, İstanbul Havalimanı’ndan New York’taki modern sanat müzelerine kadar pek çok yapı, Anadolu taşının zarafetini taşımaktadır.

Mermerin değeri, yalnızca sertliğinde değil, taşıdığı geçmişte gizlidir. Her damar, milyonlarca yılın jeolojik hareketlerini, her renk değişimi doğanın içindeki dönüşümü anlatır. Anadolu topraklarında çıkarılan her taş bloğu, aslında bu coğrafyanın hem tarihini hem kimliğini taşımaktadır. Bu nedenle mermer, sadece bir maden değil, aynı zamanda bir hafızadır. Bugün Türkiye’de binlerce işçi, mühendis ve sanatkâr, bu taşın içinde saklı zamanı geleceğe taşımak için çalışmaktadır. Mermer, doğadan aldığı sessizliği insanın emeğiyle birleştirerek çağlar boyunca sürecek bir hikâyeye dönüşmüştür.

Yorumlar