İstanbul’un simgesi Galata Kulesi, 6. yüzyıldan bugüne yangınlara, depremlere ve efsanelere tanıklık etmiştir. Her dönemde yeniden doğan bu yapı, şehrin hafızasında iz bırakmıştır.
İstanbul’un kalbinde yükselen tarih
İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde yer alan Galata Kulesi, yüzyıllar boyunca şehrin en dikkat çekici yapılarından biri olmuştur. Haliç, Boğaz ve Tarihi Yarımada’ya hâkim konumu sayesinde hem Bizans hem Osmanlı dönemlerinde önemli roller üstlenmiştir. Kule, yalnızca bir mimari yapı değil; aynı zamanda İstanbul’un geçirdiği tarihsel dönüşümün sessiz tanığı olmuştur. Bugün hâlâ şehrin siluetini süslemekte ve her yıl milyonlarca yerli ve yabancı turist tarafından ziyaret edilmektedir.
Bizans döneminde inşa edilmiştir
Galata Kulesi’nin temelleri Bizans İmparatorluğu dönemine, 6. yüzyıla kadar uzanmaktadır. İmparator Anastasius tarafından 528 yılında “Fener Kulesi” olarak inşa edilmiştir. Bu dönemde kule, denizciler için bir işaret görevi görmüş, Boğaz’dan gelen gemilere yol göstermiştir. Ancak 1204 yılında gerçekleşen IV. Haçlı Seferi sırasında kule büyük ölçüde tahrip olmuştur. Şehrin Latin istilasına uğraması, Bizans’ın Galata bölgesindeki kontrolünü zayıflatmıştır. Yıllar sonra, 1348 yılında bölgeye yerleşen Cenevizliler tarafından taş malzeme kullanılarak yeniden yapılmıştır. Yeni kuleye “Christea Turris” yani “İsa Kulesi” adı verilmiştir. Bu yapı, dönemin Akdeniz dünyasında hem yüksekliği hem de mimari estetiğiyle dikkat çekmiştir. Cenevizliler kuleyi bir gözetleme ve savunma noktası olarak kullanmış, çevresine surlar inşa etmiştir. Galata Kulesi bu dönemde hem askeri hem ticari anlamda Ceneviz kolonisi için bir güç sembolü haline gelmiştir.
Fetihle birlikte Osmanlı topraklarına katılmıştır
1453 yılında İstanbul’un fethiyle birlikte kule Osmanlı topraklarına dâhil edilmiştir. Fatih Sultan Mehmet, Cenevizlilerin sadakatini korumak amacıyla halka bir ahitname vermiş, onların can güvenliğini garanti altına almıştır. Bu tarihten sonra kuleye Osmanlı sancağı çekilmiş, yapı “Hisar-ı Galata” olarak anılmaya başlanmıştır. Osmanlı döneminde kule uzun yıllar yangın gözetleme merkezi olarak kullanılmıştır. 1509 yılında yaşanan büyük İstanbul depreminde kule ağır hasar görmüş, bazı taş bloklar düşmüştür. Olaydan sonra II. Bayezid’in emriyle onarım çalışmaları başlatılmıştır. Kule, sonraki yüzyıllarda şehrin güvenliğinde stratejik bir görev üstlenmiştir. Beyoğlu ve Haliç bölgesinde çıkan yangınlar, burada görevli gözetçiler tarafından fark edilmiş ve şehre haber verilmiştir.
Yangın gözetleme yılları yaşanmıştır
Galata Kulesi, 17. yüzyıldan itibaren İstanbul’un en önemli yangın gözetleme noktası haline gelmiştir. Kulede görev yapan bekçiler, şehrin üzerinde yükselen dumanları gördüklerinde “yangın topu” adı verilen işaret fişeklerini ateşlemişlerdir. Bu sistem, Osmanlı döneminde erken uyarı mekanizması olarak kullanılmıştır. Ancak her zaman yeterli olmamıştır. 1660 yılında çıkan Büyük İstanbul Yangını, gözetçilerin geç fark etmesi nedeniyle kısa sürede yayılmış ve şehrin büyük bölümü yanmıştır. Bu olaydan sonra kulede nöbet sayısı artırılmış, sürekli gözlem zorunluluğu getirilmiştir. 1794 yılında kulede çıkan yangın ise yapının kendisini tahrip etmiştir. Ahşap merdivenler tamamen yanmış, kulede bulunan iki görevli hayatını kaybetmiştir. Bu felaketin ardından III. Selim döneminde taş desteklerle güçlendirme yapılmıştır. Bir diğer büyük yangın 1831 yılında yaşanmıştır. Bu olayda kulenin külahı çökmüş, duvarları çatlamıştır. Sultan II. Mahmud’un emriyle yapılan onarım sonrasında kuleye bugünkü taş kemerli görünümü kazandıran düzenlemeler yapılmıştır.
Hezarfen Ahmet Çelebi’nin uçuşu tarihe geçmiştir
Kule, 17. yüzyılda gerçekleştiği rivayet edilen bir olayla efsanelere konu olmuştur. Osmanlı bilginlerinden Hezarfen Ahmet Çelebi, uzun yıllar boyunca kuşların kanat yapısını incelemiştir. Evliya Çelebi’nin Seyahatname adlı eserinde aktardığına göre, Hezarfen kendi yaptığı tahta ve deri kanatlarla 1632 yılında Galata Kulesi’nden atlamıştır. Rüzgârın etkisiyle Boğaz’ı geçerek Üsküdar’daki Doğancılar Meydanı’na kadar uçmuştur. Bu olay, Osmanlı döneminde bilim ve cesaretin bir göstergesi olarak yorumlanmıştır. Halk, o dönemde “uçan adam” olarak andığı Hezarfen’i hem hayranlıkla hem şaşkınlıkla karşılamıştır. Evliya Çelebi’nin ifadesine göre IV. Murad, önce Hezarfen’i ödüllendirmiş, ardından “fazla zeki olduğu” gerekçesiyle Cezayir’e sürgün etmiştir. Her ne kadar olayın tarihsel gerçekliği kesin olarak kanıtlanmamış olsa da, Hezarfen Ahmet Çelebi’nin uçuşu Galata Kulesi’nin sembol hikâyesi haline gelmiştir. Bugün kuledeki dijital sergilerde bu olayın görsel anlatımı da yer almaktadır.
Depremler ve restorasyon tartışmaları yaşanmıştır
Galata Kulesi, Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet yıllarında birçok kez onarım görmüştür. 1875 yılında yaşanan deprem kulenin külahını yıkmıştır. Uzun süre açık kalan tepe bölümü, daha sonra yeniden örülmüştür. Cumhuriyet’in ilanından sonra kule bir süre bakımsız kalmıştır. 1960’lı yıllarda başlatılan restorasyon çalışmaları, dönemin en kapsamlı projelerinden biri olmuştur. Ancak bu süreçte tartışmalar da yaşanmıştır. 1965 yılındaki onarım sırasında kulenin ahşap balkonunun kaldırılması kamuoyunda tepki çekmiştir. Bazı tarihçiler, “orijinal dokunun zarar gördüğü” yönünde açıklamalarda bulunmuştur. Yine de çalışmalar tamamlandığında kule 1967 yılında halkın ziyaretine açılmıştır. O tarihten itibaren Galata Kulesi, İstanbul’un en çok fotoğraflanan yapısı haline gelmiştir. 2020 yılında yapılan restorasyon süreci de tartışmalara neden olmuştur. Duvar yüzeylerinde yapılan kazı çalışmaları sosyal medyada gündem olmuş, kamuoyunda “tahribat” iddiaları ortaya atılmıştır. Kültür ve Turizm Bakanlığı ise bu işlemlerin taş temizliği olduğunu açıklamıştır. Restorasyon tamamlandıktan sonra kuleye modern bir müze kimliği kazandırılmış, iç mekânlarda dijital sergiler ve tarihî anlatımlar yerleştirilmiştir.
Galata Kulesi, bugün İstanbul’un kimliğini temsil eden en güçlü simgelerden biri olmuştur. Şehrin her noktasından görülebilen bu yapı, tarih boyunca halkın yönünü belirlemiştir. Sanatçılar, yazarlar ve şairler eserlerinde Galata Kulesi’ne sıkça yer vermiştir. Yahya Kemal Beyatlı’dan Orhan Veli’ye, Ara Güler’den Bedri Rahmi Eyüboğlu’na kadar pek çok isim bu kulenin siluetinden ilham almıştır. Kule, aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası aday listesine girmiştir. Böylece yalnızca İstanbul için değil, dünya kültürü açısından da korunması gereken yapılar arasında yerini almıştır. Bugün Galata Kulesi, geçmişin izlerini bugüne taşıyan, yangınlardan, depremlerden, fetihlerden ve efsanelerden süzülerek gelen bir tarihî miras olarak varlığını sürdürmektedir.
Galata Kulesi efsaneleri ve hikâyeleri
Galata Kulesi yalnızca taş duvarlardan ibaret bir yapı değildir; yüzyıllardır İstanbul halkının hafızasında yer etmiş sayısız efsaneye konu olmuştur. Her dönemde farklı anlamlar yüklenen kule, kimi zaman bir aşkın, kimi zaman bir hayalin sembolü haline gelmiştir. En bilinen efsanelerden biri, “kuleye birlikte çıkanların evleneceği” inancıdır. Rivayete göre, bir kadın ve bir erkek Galata Kulesi’ne ilk kez birlikte çıkarsa, kaderleri birleşir ve bir gün mutlaka evlenir. Ancak taraflardan biri daha önce kuleye çıkmışsa, bu büyü bozulurmuş. Bu inanç, yüzyıllardır İstanbul halkı arasında anlatılmış ve kulenin romantik atmosferini güçlendirmiştir. Bir diğer efsane, Galata Kulesi ile Kız Kulesi’nin imkânsız aşkını anlatmaktadır. Boğaz’ın iki yakasında birbirine bakan bu iki kule, bir gün kavuşmayı dilemiş. Fakat aralarındaki mesafe buna izin vermemiştir. Hikâyeye göre Galata Kulesi, Kız Kulesi’ne yazdığı mektupları martılar aracılığıyla göndermiş; rüzgâr bu mektupları Boğaz’ın sularına savurmuştur. Bu anlatı, iki kulenin hâlâ birbirine bakan sessiz bekleyişini simgelemektedir. Kuleyle özdeşleşen bir diğer hikâye ise Hezarfen Ahmet Çelebi’nin efsanevi uçuşudur. 17. yüzyılda Galata Kulesi’nden kanat takarak atladığı ve Üsküdar’a kadar uçtuğu rivayet edilmiştir. Bu olay, hem Osmanlı biliminin hem de insanın hayal gücünün bir göstergesi olarak kabul edilmiştir.






