Bir çocuk düşünün…

Sınıfa girdiğinde herkesle konuşuyor. Birkaç dakika içinde arkadaş ediniyor. Oyunlarda

grubun ortasında, etkinliklerde en önde, yeni bir ortama girdiğinde hiç zorlanmıyor.

Öğretmeni bir soru sorduğunda parmak hemen havaya kalkıyor.

Bir başka çocuk düşünün…

Kalabalığın içinde biraz daha sessiz. Yeni bir ortama girdiğinde önce izliyor. Hemen

arkadaşlık kurmak yerine karşısındaki kişiyi tanımayı bekliyor. Tek başına vakit geçirmekten

rahatsız olmuyor. Bir şey söylemeden önce düşünüyor.

Hangisi daha iyi?

Aslında cevap düşündüğümüz kadar kolay değil.

Çünkü çocukları “sosyal” ve “asosyal” diye iki kutuya ayırmak, onların karakterini anlamaktan

çok onları etiketlememize yarıyor. Üstelik burada önemli bir ayrım var: İçe dönük olmak,

asosyal olmak demek değil. Bir çocuk yalnız kalmayı seviyor diye insanlardan hoşlanmıyor

değildir. Aynı şekilde çok sosyal olmak da her zaman sağlıklı sosyal beceriler anlamına

gelmez.

Belki de asıl bakmamız gereken şey şu:

Bir çocuğun sosyal olması değil, sosyal davranışlarının onun hayatını nasıl etkilediği.

Çünkü fazlası, birçok güzel özelliği başka bir şeye dönüştürebilir.

Çok sosyal çocuk…

İletişim kurmayı daha kolay öğrenebilir. Yeni insanlarla tanışmaktan çekinmeyebilir. Grup

çalışmalarında kendisini rahat ifade edebilir. Yardım istemekten, fikir paylaşmaktan ve

arkadaşlık kurmaktan daha az zorlanabilir. Akran ilişkileri, çocukların sosyal ve duygusal

gelişiminde önemli bir alan oluşturur; olumlu arkadaşlık deneyimleri yalnızlık ve duygusal

uyum açısından da koruyucu olabilir.

Ama bu çocuk sürekli kalabalığa ihtiyaç duyuyorsa?

İşte o zaman başka bir tablo ortaya çıkabilir.

Tek başına kalamamak, sürekli birilerinin ilgisini istemek, grubun düşüncesine kendi

düşüncesinden daha fazla önem vermek,

“hayır” diyememek, dışlanmamak için istemediği

davranışlara katılmak…

Bu durumda sosyal olmak, bir güç olmaktan çıkıp çocuğun kendisini başkalarının onayına

göre şekillendirmesine neden olabilir.

Çünkü sosyal beceri, herkesle konuşabilmek değildir.

Gerektiğinde konuşabilmek, gerektiğinde susabilmek; gerektiğinde gruba katılabilmek,

gerektiğinde kendi kararını verebilmek de sosyal beceridir.

Şimdi diğer çocuğa bakalım.

Sessiz çocuk…

Belki kalabalıkların içinde hemen öne çıkmıyor. Ama gözlemliyor. Dinliyor. Kendi başına

oyun kurabiliyor. Bir konu üzerinde uzun süre çalışabiliyor. Her düşüncesini hemen söylemek

yerine önce zihninde tartabiliyor.

Bunların hiçbiri bir eksiklik değil.

Hatta yalnız kalmayı tercih etmek ile yalnızlıktan zarar görmek aynı şey değil. Araştırmalar

da sosyal geri çekilmenin tek bir nedene indirgenemeyeceğini; bazı çocukların yalnızlığı

tercih ederken bazı çocukların sosyal kaygı veya dışlanma nedeniyle geri çekilebildiğini

gösteriyor.

İşte burada yetişkinlerin dikkat etmesi gereken ince bir çizgi var.

Çocuk kendi isteğiyle mi yalnız?Yoksa arkadaş edinmek istiyor ama bunu başaramadığı için mi yalnız?

Çünkü ikisi birbirinden çok farklı.

Bir çocuk teneffüste tek başına kitap okuyorsa belki sadece yalnız kalmayı tercih ediyordur.

Ama aynı çocuk arkadaşlarıyla konuşmak istediği halde yaklaşamıyor, reddedilmekten

korkuyor, grup çalışmalarına katılamıyor ve giderek kendisini sınıfın dışında hissediyorsa

burada üzerinde durulması gereken başka bir durum vardır.

Nitekim çocukluk ve ergenlik döneminde düşük akran kabulü, akran zorbalığı, utangaçlık ve

sosyal kaygı gibi durumların yalnızlıkla ilişkili olduğu gösteriliyor.

Yani mesele çocuğun kaç arkadaşı olduğu değil.

Kurduğu ilişkilerin niteliği.

Çok arkadaşı olup kendisini yalnız hisseden çocuk da vardır.

Bir tek yakın arkadaşı olup kendisini ait hisseden çocuk da.

Belki de yıllardır yanlış soruyu soruyoruz.

“Çocuğum sosyal mi?”

yerine,

“Çocuğum hem başkalarıyla ilişki kurabiliyor hem de kendi başına kalabiliyor mu?”

diye sormalıyız.

Çünkü hayat yalnızca kalabalıklardan oluşmuyor.

Bazen bir grubun içinde kendimizi ifade etmemiz gerekiyor.

Bazen bir arkadaşımızın fikrine katılmasak da onunla iletişim kurmamız gerekiyor.

Bazen de herkes bir tarafa giderken kendi kararımızı verebilmemiz gerekiyor.

İşte sağlıklı gelişim belki de tam burada başlıyor.

Çocuğun hem “Ben” diyebilmesi hem de “Biz” diyebilmesi…

Sadece kalabalığın içinde var olabilmek değil, gerektiğinde yalnız kalabilmek.

Sadece yalnız kalabilmek değil, gerektiğinde bir başkasına yaklaşabilmek.

Sadece konuşabilmek değil, dinleyebilmek.

Sadece arkadaş edinebilmek değil, sağlıklı bir arkadaşlığı sürdürebilmek.

Ve belki en önemlisi…

Çocuğun kendisini arkadaşlarının sayısıyla değil, kendi değeriyle tanımlayabilmesi.

Bu yüzden çocuğumuz çok konuştuğunda hemen “Ne sosyal çocuk” diye övmek kadar,

sessiz kaldığında “Neden arkadaşlarınla oynamıyorsun?” diye sorgulamak da doğru

olmayabilir.

Bazen çok konuşan çocuğa biraz sessizlik gerekir.

Bazen sessiz çocuğa biraz cesaret.

Bazen çok sosyal çocuğa “Herkese uymak zorunda değilsin” demek gerekir.

Bazen içine kapanık çocuğa “Bir adım atmayı deneyebilirsin, ben yanındayım” diyebilmek.

Çocuk yetiştirmek belki de onları belli bir karakter kalıbına sokmak değil.

Kendi karakterlerinin güçlü taraflarını kullanmayı ve zorlandıkları taraflarını geliştirmeyi

öğrenmelerine yardımcı olmak.

Çünkü ne sürekli kalabalıkta olmak bir başarıdır ne de sürekli yalnız kalmak.

Çocuk için asıl ihtiyaç, hayatın iki tarafında da kendisine yer bulabilmektir.

Kalabalığa karışabilecek kadar sosyal, gerektiğinde kendi başına kalabilecek kadar

özgüvenli olmak.

Belki de çocuklar için aradığımız denge tam olarak budur.