Son yıllarda çocuklarımızın hayatını kolaylaştırmak için büyük bir çaba harcıyoruz.

Çantalarını biz taşıyoruz, düştüklerinde hemen kaldırıyoruz, zorlandıkları her konuda önlerini

açmaya çalışıyoruz. Niyetimiz onları korumak… Ancak bazen fark etmeden gelişimlerinin en

önemli basamağını ellerinden alıyoruz: Zorlanma deneyimini.

İnsan bedeni de karakteri de konfor alanında değil, kontrollü zorlukların içinde gelişir. Bir kas

nasıl yük verilmeden güçlenemiyorsa, bir çocuk da mücadele etmeden dayanıklılık

kazanamaz.

Bugün birçok anne baba çocuklarının yorulmasını istemiyor. Oysa bilim tam tersini söylüyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), çocuk ve gençlerin her gün en az 60 dakika orta ve yüksek

şiddette fiziksel aktivite yapmasını öneriyor. Bunun sadece kas ve kemik gelişimi için değil;

dikkat, öğrenme, hafıza, ruh sağlığı ve özgüven için de gerekli olduğu vurgulanıyor.

Üstelik yapılan araştırmalar, düzenli fiziksel aktivitenin çocukların akademik başarılarını da

olumlu etkilediğini gösteriyor. Hareket eden çocuk sadece daha sağlıklı olmuyor; daha iyi

odaklanıyor, problem çözüyor ve okul başarısını artırıyor.

Beden eğitimi derslerinde bunu sık sık gözlemliyoruz.

İlk derste 400 metre koştuktan sonra "Öğretmenim yapamıyorum.

" diyen öğrenci, birkaç

hafta sonra aynı parkuru durmadan tamamlayabiliyor. Burada değişen yalnızca ciğer

kapasitesi değildir. Asıl değişen, çocuğun kendi zihnidir. Çünkü artık "Yapamam.

" yerine

"Deneyebilirim.

" demeye başlamıştır.

Hayat da tam olarak bunu ister.

İş görüşmelerinde, üniversite sınavında, aile hayatında ya da meslek yaşamında kimse

önümüze düz bir yol sermeyecek. Karşımıza engeller çıkacak. İşte spor, bu engeller için

güvenli bir antrenman alanıdır.

Maçı kaybeden çocuk, yenilgiyi öğrenir.

Düşen çocuk, yeniden ayağa kalkmayı öğrenir.

Yorulan çocuk, biraz daha devam ederse başarabileceğini öğrenir.

Bunların hiçbiri kitaplardan öğrenilemez.

Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar, düzenli fiziksel aktivitenin gençlerde psikolojik

dayanıklılığı (resilience) anlamlı biçimde artırdığını ortaya koyuyor. Hareket eden gençler

stresle daha iyi baş ediyor, zorluklar karşısında daha kolay toparlanıyor ve duygusal açıdan

daha güçlü oluyor.

Bir yüzme antrenmanını düşünün.

İlk gün suya girmekten korkan çocuk, haftalar sonra derin suda güvenle yüzmeye başlıyor.

Onu değiştiren sihirli bir yöntem değil; tekrar, emek, sabır ve kontrollü zorlanmadır. İşte

karakter gelişimi de aynı prensiple ilerler.

Elbette burada sözünü ettiğimiz şey çocukları gereksiz baskı altına almak değildir. Her

çocuğun kapasitesi farklıdır. Ama gelişim; çocuğun mevcut sınırının biraz ötesine güvenli bir

şekilde geçebilmesiyle mümkündür. Eğitimin görevi de tam olarak budur.

Belki de çocuklarımızı her düştüğünde hemen kaldırmak yerine, önce kendi ayağa

kalkmasına fırsat vermeliyiz.

Her yorulduğunda dinlenmesini değil, biraz daha mücadele etmesini teşvik etmeliyiz.

Çünkü gelecekte güçlü bireyler yetiştirmek istiyorsak, bugün onların biraz terlemesine, biraz

zorlanmasına ve bazen de kaybetmesine izin vermeliyiz.

Unutmayalım…

Kaslar yükle güçlenir; karakter ise mücadeleyle.