“Sevgi neydi? Sevgi emekti.”
Yıllardır hafızamızda yaşayan bu cümleye bugün bir şey daha eklemek gerekiyor:
Sevgi, yalnızca emek değil; yükü birlikte taşımaktır.
Çünkü insanı yoran şey her zaman görünen işler değildir.
Asıl yoran, çoğu zaman görünmeyenlerdir.
Bir evin eksiklerini ilk fark eden olmak…
Alınacakları kimse söylemeden düşünmek…
Çocuğun yarınki ihtiyacını bugünden hesap etmek…
Evin düzenini, huzurunu, dengesini aynı anda kollamak…
Bütün bunlar çoğu zaman işten sayılmaz.
Oysa bazen en ağır emek, elde değil zihinde taşınır.
Bir işi yapmak kadar, onu sürekli düşünmek de yorar.
Bir sofrayı kurmak kadar, o sofrada huzuru korumak da emektir.
Bir evi toparlamak kadar, o evin duygusunu ayakta tutmak da emektir.
Kadınların omzunda biriken görünmeyen yük, tam da budur.
Üstelik hayatın başka alanlarında bu yük son derece kıymetlidir.
Sezmek…
Yön vermek…
İnsanları bir arada tutmak…
Gerilimi azaltmak…
Doğru sözü doğru zamanda söylemek…
Dışarıda bunlara beceri denir.
Temsil denir.
Liderlik denir.
Hatta çoğu zaman bunlar için makam verilir, ücret verilir, itibar verilir.
Aynı şey evin içinde yapıldığında ise çoğu zaman adı bile konmaz.
Bir kadın bütün bunları yaptığında, sanki hayatın doğal akışı böyleymiş gibi davranılır.
Sanki o yük kendiliğinden taşınıyormuş gibi…
Sanki o incelik, o dikkat, o denge, o sabır emek değilmiş gibi…
Asıl mesele de burada başlar.
Kadının duygusal emeği çoğu zaman sevginin içine gizlenir.
Fedakârlık denilerek görünmezleştirilir.
Alışkanlık denilerek sıradanlaştırılır.
Oysa görünmeyen şey, değersiz olduğu için değil; çoğu zaman kadına ait sayıldığı için görünmez olur.
Eskiden buna “yardım ediyor” denirdi.
Ne eksik bir cümleydi o.
Aynı evde yaşayan, aynı sofraya oturan, aynı hayatı paylaşan birinin yaptığı şey yardım değil, sorumluluktur.
Ortak hayat lütufla değil, hakkaniyetle yürür.
Bir evi birlikte yaşamak, o evin yükünü de birlikte taşımayı gerektirir.
Tam da bu yüzden bayram günleri bize sadece sevinci değil, gerçeği de hatırlatır.
Bayram paylaşmak demektir.
Dayanışma demektir.
Hoşgörü demektir.
Ama bu kelimeler evin içinde karşılığını bulmuyorsa eksik kalır.
Hoşgörü, yalnızca güzel konuşmak değildir.
Hoşgörü, en yakınının yorgunluğunu fark etmektir.
“Sen halledersin” kolaycılığından vazgeçmektir.
Sofrayı birlikte kurmaktır, toplamaktır.
Yükü birlikte omuzlamaktır.
İşte bayramın gerçek bereketi de tam burada başlar.
Çünkü sevgi, bir kişinin sürekli idare etmesi değildir.
Sevgi, bir kişinin herkes adına düşünüp diğerlerinin yalnızca yetişmesi de değildir.
Sevgi; fark etmektir.
Omuz vermektir.
Sorumluluk almaktır.
Belki de bugün en çok şu gerçeği konuşmalıyız:
Kadını en çok yoran şey bazen yaptığı işler değil, herkes adına düşünmek zorunda bırakılmasıdır.
Ve bir evde en çok eksilen şey de tam burada eksilir:
Sevgi değil belki…
Ama adalet.
Bayram geçti, sofralar kalktı, misafirler dağıldı.
Geriye, sözle değil sorumluluğun birlikte üstlenildiği bir hayatın özlemi kaldı.