En son ne zaman elinize bir kalem alıp birkaç satır yazdınız? Birine mektup yazmak,
bir defterin köşesine düşüncelerinizi karalamak ya da sadece aklınızdan geçenleri bir kâğıda
dökmek… Bu sorunun cevabı çoğumuz için çok da yakın bir tarih olmayabilir. Çünkü artık
düşüncelerimizi de, duygularımızı da ekranlara teslim etmiş durumdayız.
Teknolojinin hayatımıza hız kattığı bir gerçek. Mesajlar saniyeler içinde ulaşıyor,
notlarımız telefonlarda saklanıyor, hatırlatmalar bir uygulamayla karşımıza çıkıyor. Her şey
çok hızlı, çok pratik. Fakat bu hızın içinde sessizce kaybettiğimiz bir şey var: Yazmanın ruhu.
Kalem ve kâğıt sadece araç değildir. Bir insanın düşüncelerine dokunduğu yerdir. Kalem
elimize geçtiğinde acele edemeyiz. Harfler tek tek oluşur, düşünceler biraz daha süzülür.
Parmaklarımız bir ekrana hızlıca dokunurken hissetmediğimiz şeyleri, bazen bir kâğıda
yazarken hissederiz. Çünkü yazmak yalnızca kelimeleri yan yana getirmek değildir; insanın
kendisiyle konuşmasıdır.
Bir mesajı birkaç saniyede silip yeniden yazabiliriz. Ama bir kâğıda düşen kelimeler
farklıdır. Hatalar bile orada kalır. Üzeri çizilen bir cümle, yarım bırakılan bir satır, aceleyle
atılmış bir imza… Hepsi insandan bir iz taşır. Belki de bu yüzden yıllar sonra bulunan eski bir
mektup, bir defter arasında unutulmuş küçük bir not bizi derinden etkiler. Çünkü o satırlarda
sadece yazılar değil, yaşanmışlıklar vardır.
Bugün çocuklar ve gençler teknolojiyle büyüyor. Bu kaçınılmaz bir gerçek. Ancak
bazen düşünüyorum; acaba kalemle kurulan o sessiz dostluğu yavaş yavaş kaybediyor
muyuz? Çünkü bazı şeyler hızla değil, zamanla değer kazanır. Düşünmek, hissetmek ve
yazmak da bunlardan biridir.
Belki de mesele sadece kalem ve kâğıdın unutulması değildir. Asıl mesele,
kendimize ayırdığımız sessiz zamanı unutmuş olmamızdır. Çünkü bazen bir kalem, insanın
anlatamadığı birçok şeyi anlatabilir. Ve bazen boş bir kâğıt, insanın kendini bulduğu en
büyük aynaya dönüşebilir.