Bir zamanlar çocuklara düşerse kalkması öğretilirdi. Dizleri yara olurdu, ağlardı,
sonra yeniden koşardı. Çünkü hayatın içinde kaybetmek de vardı. Şimdi ise çocukların
düşmemesi için etrafına görünmez yastıklar koyuyoruz. Üzülmesin diye koruyor, başarısız
olmasın diye önünü açıyor, kaybetmesin diye sürekli destekliyoruz. Sonra da en küçük
yenilgide neden dağıldıklarını anlamaya çalışıyoruz.
Belki de bu neslin en büyük problemi başarısız olmak değil; başarısızlıkla hiç
tanışmamış olmak.
Bugün birçok genç kaybetmeyi bilmiyor. Çünkü herkesin kazandığı bir düzende
büyüdüler. Her çocuğa madalya verildi, her başarı abartıldı, her hata görmezden gelindi.
Kimse “olmadı” demedi. Oysa hayat, herkese alkış tutan bir sahne değildir. Bazen emek verir
ama kazanamazsınız. Bazen çok istersiniz ama olmaz. İşte insanı olgunlaştıran da tam
olarak budur.
Sosyal medya ise bu durumu daha da büyüttü. İnsanlar artık gerçek hayatlarını değil,
sadece en parlak anlarını gösteriyor. Herkes mutlu, herkes başarılı, herkes kusursuz
görünüyor. Böyle bir dünyanın içinde büyüyen gençler de doğal olarak kaybetmeyi bir
eksiklik sanıyor. Oysa kaybetmek utanılacak bir şey değil, hayatın en doğal gerçeğidir.
Bir sınav kötü geçtiğinde dünyanın sonu gelmiş gibi hisseden öğrenciler görüyoruz. Bir
eleştiri duyunca içine kapanan insanlar görüyoruz. Çünkü artık sabretmek, yeniden denemek
ve mücadele etmek eskisi kadar öğretilmiyor. Her şey hızlı olsun istiyoruz. Hemen başarılı
olalım, hemen kazanalım, hemen fark edilelim… Ama hayatın hiçbir büyük başarısı “hemen”
gerçekleşmez.
Belki de bu yüzden gençler sürekli yorgun. Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışıyorlar
ama aynı zamanda en küçük yenilgiden korkuyorlar. Çünkü kaybetmenin insanı
güçlendirebileceğini bilmiyorlar. Oysa insan bazen kazandığında değil, kaybettiğinde büyür.
Yenildiğinde kendini tanır. Düştüğünde nasıl ayağa kalkacağını öğrenir.
Bugün çocukları ve gençleri her türlü başarısızlıktan korumaya çalışıyoruz ama fark etmeden
onları hayatın gerçeklerinden uzaklaştırıyoruz. Halbuki güçlü insanlar hiç düşmeyenler değil,
düştüğünde yeniden kalkabilenlerdir.
Belki de bu neslin ihtiyacı biraz daha alkış değil; biraz daha gerçek hayatla
tanışmaktır.