Bazı hikâyeler vardır; birkaç paragrafla anlatılır ama insanın içine uzun uzun yerleşir. Çölde yürüyen iki arkadaşın hikâyesi de onlardan biri. İlk bakışta basit gibi görünür ama aslında hayatla, insan ilişkileriyle ve kalbimizde neyi nereye yazdığımızla ilgilidir.

Hepimizin hayatında tokatlar vardır. Kimi zaman bir sözle gelir, kimi zaman bir suskunlukla. En yakınımızdan geldiğinde daha çok acıtır. O an içimizden bağırmak, haykırmak, hatta yıllarca unutmamak gelir. Ama hikâyedeki adam, acısını kuma yazar. Çünkü bilir ki rüzgâr esecek. Zaman geçecek. Affetmenin, unutmanın, yükü hafifletmenin bir yolu vardır.

Ne kadar zor değil mi bunu yapmak? İnsan kırıldığını unutmamak ister bazen. Haklı çıkmak ister. Oysa kırgınlıklar taş gibi kalbimize kazındığında, ilk ağırlığını bize yapar. Taşıyan biz oluruz. O yüzden acıyı kuma yazmak, aslında kendimize yaptığımız bir iyiliktir.

Sonra nehir gelir. Hayat hep böyle değil midir zaten? Daha bir önceki adımda kavga ettiğin insan, bir sonraki adımda seni hayata bağlayan kişi olabilir. Boğulurken kimin eli uzanır, o an fark edersin. Ve o iyilik… İşte o, taşa yazılır. Çünkü unutulmaması gerekir. Çünkü insanı insan yapan, zor anlarda yapılan iyiliklerdir.

Günlük hayatımızda çoğu zaman bunun tersini yapıyoruz. İyilikleri çabuk unutuyor, kırgınlıkları defter defter saklıyoruz. Küçük bir söz yıllarca aklımızda kalıyor, büyük bir fedakârlık ise “zaten yapması gerekiyordu” diye geçiştiriliyor. Oysa denge tam tersinde gizli.

Belki bugün biraz durup düşünmek lazım. Kalbimizin duvarlarında neler taş gibi kazılı? Hangi kırgınlıklar hâlâ orada duruyor? Ve hangi iyilikleri rüzgâra teslim etmişiz farkında olmadan?

Hayat, çölde yürümek gibi. Bazen kavga var, bazen nehir. Yanımızdakiler kusursuz değil, biz de değiliz. Ama acıları kuma yazmayı, iyilikleri taşa kazımayı öğrenebilirsek; hem daha hafif yürürüz hem de yol daha katlanılır olur.

Belki de asıl mesele şu: Unutmayı değil, doğru şeyi unutmamayı öğrenmek.