Bazen gün biter ama insanın kendine ayırdığı tek bir an bile kalmaz.
Ne dinlenmiş hissederiz ne de “bugün kendim için bir şey yaptım” diyebiliriz.

Dünyada bunun bir adı var: zaman yoksulluğu.

Bu, çok meşgul olmak değil;
kendine ait zamanın sessizce hayatımızdan çekilmesi.

Samsun’da sıradan bir günü düşünelim.
Sabah çocuğu okula bırakmak, işe yetişmek, durakta beklemek, alışverişi araya sıkıştırmak…

Akşam eve gelindiğinde gün bitmiştir ama yapılacaklar hâlâ oradadır.

Bu bir plansızlık meselesi değil.
Bu, şehrin nasıl kurulduğuyla ilgilidir.

Okul, sağlık ocağı, market, durak…
Ve artık şehir hastanesi.
Eğer bu temel hizmetlere ulaşmak uzun yolculuklar, aktarmalar ve beklemeler gerektiriyorsa; şehir, insanlardan yalnızca enerji değil, zaman da alır.

Akademik çalışmalar, zaman yoksulluğunun özellikle bakım sorumluluğu olanlarda daha yoğun yaşandığını söylüyor. Bu durum yalnızca bir yorgunluk değil; yaşam kalitesini düşüren görünmez bir eşitsizlik yaratıyor.

Oysa şehirler başka türlü de mümkün.

Sağlık hizmetlerine erişim planlanırken ulaşımın da düşünülmesi,
toplu taşımanın günlük hayatla uyumlu çalışması,
kamusal alanların güvenli ve erişilebilir olması…

Bunlar hayatı hızlandırmaz;
hayata yetişmeye çalışanlara zaman kazandırır.

İnsanlar biraz daha erken eve varır.
Bir çay gerçekten sıcak içilir.
Ve insan, bir anlığına da olsa nefes aldığını hisseder.

Bu bir eleştiri değil;
Samsun’un gündelik telaşı içinde hepimize iyi gelecek küçük bir hatırlatma.

Şehir dediğimiz şey yalnızca yollar ve binalar değildir.
Şehir, insanın zamanla kurduğu ilişkidir.

Samsun, büyük yatırımlarla birlikte
insanın zamanını da gözeten bir şehir olsun.

Çünkü bazen en büyük ihtiyaç,
hiçbir yere yetişmeden
biraz zamandır.