Diyelim ki bir sabah uyandınız ve size sadece bir günlüğüne çocuk olma hakkı verildi. Yalnızca bir gün. Ne yapardınız? Alarm çalmadan uyanmak mı isterdiniz, yoksa koşmak için bir sebep aramadan sokağa çıkmak mı? Belki çimlere uzanır, bulutların şekillerini sayardınız. Belki de sebepsiz yere kahkaha atmanın nasıl bir özgürlük olduğunu hatırlardınız.
Çocukken hayatın bu kadar hızlı aktığını hatırlamıyorum. Saatlere bakarak yaşamazdık. Gün, güneş batınca biterdi. Bir oyunun ortasında dünya durabilir, bir arkadaşın gülüşü bütün günü değiştirebilirdi. Dizlerimiz yara olurdu ama kimse bunu bir felaket gibi görmezdi. Biraz ağlar, sonra tekrar koşmaya başlardık.

Şimdi büyüdük. Her şeyin bir zamanı, bir planı, bir telaşı var. Kahvaltıyı bile aceleyle yapıyoruz. Konuşurken bile aklımız başka bir yerde. Yetişmemiz gereken işler, cevaplamamız gereken mesajlar, çözmemiz gereken sorunlar var. Sanki hayat sürekli bir yere yetişmemiz gerekiyormuş gibi akıyor.

Belki de bu yüzden bir günlüğüne çocuk olma fikri bize bu kadar iyi geliyor. Çünkü çocuk olmak sadece küçük olmak değildir. Çocuk olmak, hayatı biraz daha hafif taşımaktır. Küçük şeylerden mutlu olabilmektir. Bir dondurmanın erimesini dünyanın sonu gibi görüp beş dakika sonra bunu unutabilmektir.

Çocuklar büyümek için hiç acele etmez. Ama büyükler çocukluğu çok hızlı unuturlar. Oysa çocukluk bir yaş değil, bir bakış biçimidir. Merak etmektir, şaşırmaktır, bazen hiçbir şey yapmadan oturabilmektir.

Belki de bir günlüğüne çocuk olmaya ihtiyacımız yoktur. Belki ihtiyacımız olan şey, içimizde hâlâ duran o çocuğu tamamen susturmamaktır. Çünkü hayat bazen ciddi olmakla değil, biraz çocuk kalabilmekle güzelleşir.