Hepimiz biliyoruz aslında.

Anne olarak da biliyoruz, öğretmen olarak da. Ne yapılması gerektiğini, nerede durulacağını, nasıl yaklaşılacağını… Kitaplarda yazanları, eğitimlerde anlatılanları, başkasının çocuğuna sakince söylenen doğru cümleleri.

Ama iş kendi çocuğumuza gelince, bildiklerimiz bir anda buharlaşıyor.

Psikoloji bunun nedenini net anlatıyor:

Kendi çocuğumuz söz konusu olduğunda akıl değil, bağ devreye giriyor. Başkasının çocuğunu dışarıdan, daha objektif bir yerden görürüz. Oysa kendi çocuğumuz bizim geçmişimizdir, korkularımızdır, beklentilerimizdir. Onun ağlaması sadece bir davranış değildir; içimizdeki suçluluk duygusunu, “yetersiz miyim?” sorusunu tetikler.

Bir öğrencinin öfkesini sakinlikle karşılayabiliriz.

Ama kendi çocuğumuz öfkelendiğinde, kontrol kaybı yaşarız. Çünkü orada sadece çocuk yoktur; “Ben nerede hata yaptım?” duygusu vardır. Bu yüzden bildiğimiz doğruyu uygulamak yerine, duygusal reflekslerle hareket ederiz.

Bir başka sebep de şudur:

Kendi çocuğumuzdan fazla sorumluyuz. Onun geleceğini, mutluluğunu, başına gelebilecekleri zihnimizde sürekli büyütürüz. Bu da sınır koymayı zorlaştırır. Başkasının çocuğuna “hayır” demek kolaydır çünkü sonucu bize ait değildir. Kendi çocuğumuza “hayır” dediğimizde, vicdanımızla baş başa kalırız.

Öğretmenler için bu durum daha da karmaşıktır. Gün boyu onlarca çocuğa doğru yaklaşımı sergileyen bir öğretmen, eve geldiğinde kendi çocuğuna tükenmiş bir halde ulaşır. Enerjinin en temiz hali başkalarına, en yorgun hali eve kalır. Bu bir sevgisizlik değil; insanlık halidir.

Burada önemli olan kendimizi suçlamak değil, fark etmektir.

Çünkü fark eden bir ebeveyn, zaten dönüşümün eşiğindedir.

Belki de kendimize şunu söylemeliyiz:

“Başkalarının çocuğuna gösterdiğim anlayışın birazını, kendi çocuğuma da borçluyum.”

Ve kusursuz olmaya çalışmadan, yeterince iyi olmaya razı gelmeliyiz.

Çünkü çocuklar mükemmel ebeveynlere değil, gerçek ebeveynlere ihtiyaç duyar.